Tutarsızlık Uyarısı

"Kısa" yazılar yazmak istediğimi söylemiş miydim?


28 Şubat 2011 Pazartesi

Ege.

Saat akşam 5-6 civarı. Güneş hafiften kızgınlığını yitirmiş, sen gözlerini kısarak gökyüzüne bakıp, güneş yağı kokan, üzerine kumlar yapışmış vücudunu yavaş yavaş hasır şemsiyenin altından çıkarmaya başlıyorsun...Saçlarının rengi hafiften açılmış güneşten, tuz taneleri azcık sertleştirmiş tellerini ama olsun, burnunun üstü de pembeleşmiş, bol bol krem sürüyorsun yine soyulmasın diye.

Hemen sezlongların ardında bir kaç ahşap masa var, dalga sesini duyabileceğin kadar açmış müziğin sesini, kendi halinde bir yer. 4-5 zeytinyağlı meze, bir de alkollülerden bira satıyor sadece. İstersen rakı da buluyor ama bir yerlerden.. Deniz börülcesi de var evet evet. Kalamar+karides de olmalı.

Ayaklarını şezlongdan indirip dogrulup etrafına bakınıyorsun biraz, kalabalık dağılmış biraz, sezlongun üstüne koyduğun havlu ıslanmış deniz sonrası senden, kurusun diye asıyorsun kenarına .. Bikininin üstüne şile bezi elbiseni geçiriveriyorsun, hafifçecik.. Sandaletlerini bile giymeden yalınayak sıcak kuma bata çıka yürüyorsun ahşap masaların olduğu yere.  Deniz az dalgalı, üç tarafı ise dağlarla cevrilmiş, yemyeşil; bir koydasın, evet.  Karşında yunan adaları.  Radyonun kayıtlı frekanslarında alışkın olduğun melodiler degil, yunan kanalları çıkıyor.

Önce o ahşap masalarda biraz atıştırıyorsun, sonra biranı patatesini alıp sezlonguna geliyorsun yine, her şey yavaş, her şey hafif.

Derin bir nefes alıp kokluyorsun, iyot - kekik...

Ege'yi özledim.

27 Şubat 2011 Pazar

İstisnalar kaideyi bozar mı?

Her insanı biir sürü koşulda oldugu gibi kabullenmek hatta sevebilmek durumunda oldukça iddialı oldugumu düşünüyorum ama...

Biri konuşmaya başladığında kendini gösterme ve begendirme çabası konuşma içeriğinin önüne geçtiği durumlarda o insandan tiksinmeme engel olamıyorum. Baya baya midem bulanıyor, konuşmadan bile kopuyorum hatta. 

Bazıları sadece çok konuşunca kendilerini güçlü hissedebiliyor, saçmalık ya da sığlık kavramları algıları dahilinde degil.  İddialı olmaya çalışanları ise en gereksiz insan tipi.
Ama tamam, sakin, onların da bu yaşlarına kadar yaşadıklarını onlara bu kadar görüşe izin verebilmiş, insani bi durum yani, diiğğ mii?? Yine de allah zihin açıklığı versin.
Amin.

Sevgili Epikletos ne güzel söylemiş hem;
"Bir insanın bildiğini zannettiği bir şeyi öğrenmesi imkansızdır"
Eferin vallaha hislerime tam tercüman olmuş,  zira bu gerçek şu konumda yaramı hafifletmek yerine depreştirdi sanırım.

Amaan. Herkes kendi yoluna kardeş hadi hadi.

20 Şubat 2011 Pazar

Kürk Mantolu Madonna


"...bütün çekingenliklerim yok olmuştu. bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek, bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf taraflarımla, en küçük bir noktayı bile saklamadan, çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyordum. ona söyleyecek ne çok şeylerim vardı… bunların, bütün ömrümce konuşsam bitmeyeceğini sanıyordum. çünkü bütün ömrümce susmuş, zihnimden gecen her şey için: “adam sen de, söyleyip de ne olacak sanki?” demiştim. eskiden her insan hakkında, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: “bu beni anlamaz!” demişsem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak: “işte bu beni anlar” diyordum..."

"...muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ancak birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gidecekti. bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. o zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, herşeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu"


"..insanlar birbirlerini ne kadar iyi anliyorlardi... bir de ben bu halimle
kalkip başka bir insanin kafasinin icini tahlil etmek, onun duz veya karişik ruhunu gormek istiyordum. dunyanin en basit, en zavalli, hatta en ahmak adami bile, insani hayretten hayrete duşurecek ne muthiş ve karişik bir ruha maliktir!.. nicin bunu anlamaktan bu kadar kaciyor ve insan dedikleri mahluku anlaşilmasi ve hakkinda hukum verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? nicin ilk defa gordugumuz bir peynirin evsafi hakkinda soz soylemekten kacindigimiz halde ilk rast geldigimiz insan hakkinda son kararimizi verip gonul rahatiyla öteye geciveriyoruz?"


"bir şey noksandı, fakat bu neydi? evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu farkederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm."

Plural

Fotografların çoğu Andy Warhol'un Still Life polaroidlerinden. Votka bardakları fotografını nerden buldugumu hatırlamıyorum ama kendi evimden bile bir görüntü olabilir düşüncesindeyim. 
Fotograflarıdaki çoğulluk hoşuma gittiğine göre yalnızlıktan sıkılmış olabilir miyim peki biraz?? Evet olabilirim.
Bir muz ya da bir yumurta bile tek başına bir anlam ifade etmezdi şu an benim için.

Yazı karakterimin bu kadar küçülmesine ne demeli peki? ya kocaman ya minicik harflerle ugrasıyorum, blogumun kontrolü benden çıktı ey blogspot duy sesimi.






19 Şubat 2011 Cumartesi

Yol

Başladım.-

Ne de açık değil mi önümüzdeki? Yürü hadi sen de. Yolumuz diyorum. Baksana bir önüne. Upuzun.
Ha evet haklısın orda bir ayrım var, ikiye ayrılmış yol. Hangisinden gideceğini nereden bileceksin canım şimdiden? Bir gelelim bakalım oraya… Sen bir önüne bak diyorum şimdi. Sonu yokmuş gibi. İyi tamam bir de karaltı gözüküyor ilerde, çukur olsa gerek, bilmem. E daha var oraya işte! Bir başla yürümeye. Önce çukura git haydi, geçmeyi o zaman düşünürsün. Evet evet başladın işte. Korkak basıyorsun ama zeminin yumuşaklığına batmamayı, taşlıklarına çarpmamayı öğrenir birazdan ayakların kendiliğinden, senin yapman gereken sadece onlara izin vermek. Düşündükçe, yapabileceklerini engeller bazen insanlar. Bak, ne kadar açık önündeki. Çok düşünmekle hiç düşünmemek arasındaki farkı bile anlamıyor bazen insan. Atlasana haydi! Seni bekliyorum, büyük değil o kadar bu çukur. Haydi yola devam.
Fark diyordum. Fazla düşününce fazla düşünmemen gerektiğini anlıyorsun bazen çünkü. Çünkü sen düşündükçe korkuyorsun. Korktukça daha iyi düşündüğünü düşünüyorsun, olabilecekleri önceden gördüğünü. Kendini düşünerek kandıran, kendi koyduğu sınırlar kadar düşündüğü için düşlerinden korkan bir tek sen değilsin elbet. Bak ne kadar az insan kaldık yolda. Arkana baksana! Koca bir insan sürüsü… Dönmüşler geri, geldikleri yoldan aynen geri gidiyorlar. Sil baştan… Ne bileyim hangisini seçeceğini ben!?


Tek başıma yola devam. - Daha çok var, görünmüyor bile önüm. Uzadıkça uzuyor yol. Hızımı iyi ayarlamalıyım sadece. Olmadık bir yerde yorulup geri dönmemek için, ilersinin gözümü korkutmaması için. Yön kadar hız da önemliymiş meğer, geçen yolda karşılaştığım biriyle fark ettik onu da. Ya yordu bizi olmadık yerde, ya da nerden geçtiğimizi bile göremedik. Neyse işte ama sevmedik, bir daha oraları görmek istemeyiz sanırım. Hız, bıktırıyor insanı.

Ne uzun yollar bırakıldı geride, nerelere gelindi. - Kaç dönüş gerekmiş meğer, tekrar ileri gidebilmek için. Kaç çukura batmak gerekmiş sonra daha yükseğe atlayabilmek için. Ne zaman ki hareket etmem gerektiğini düşünürüm, artık hiçbir bekleyiş rahat bırakmaz beni. Hiçbir şey sabitleyemez olduğum yere. Bir yerde “olmak” isterim sonunda. Beklemek ya da durmuş olmak değil. Ait olabileceğim, beni olduğum gibi bırakabilip yanında, içinde barındırabileceğini düşündüğüm herhangi bir yerde, herhangi bir kişide “olmak”. Tüm gidişler, dönüşler bir adım ileri iki adım geriler hep de bu yüzdendir zaten. Olabilmek için. Olduğunu hissedebilmek için. Bir şeyde de tutunmak istiyor insan artık, ardına bakmayacak ve önündekilerden korkmayacak kadar yoluna güvenebilmek.


Görebildiğin kadarını görmek gerek. - Bu kadar düşe kalka yürüyorken, bu kadar çalı çırpı takılıp duruyorken elime koluma, kabuk bağlamış, açılmış çeşit çeşit yara bere taşıyorken bedenimde niye hala yürüyüp duruyorum, onu düşündüm de geçen…  Sonunda ait olacağım yerin tam da istediğim yer olması için her yeri her şekli görmeye çalışıyorum herhalde. Bu kadar gidişin tek amacı bir yerde kalmak istemek. Hiç olmazsa, kalmak isteyecek kadar sevebilmek, oraya sevgine güvenebilmek.


Yol çok hareketli, çok engebeli, çok eğlenceli, çok düşündürücü, çok öğretici, çok güzel. Yolda her şey mümkün, yol daha çook uzun..


2007? 2008?


15 Şubat 2011 Salı

Yaşasın lomografi kuralları !


Kadraj diyafram iso vs boşverin, bu makinelerin ayarları kendiliğinden bozuk zaten, acayip titreşimlerle görüntüyü kaydırarak, rengini bozarak çekiyor; içine de bayat film koyun hatta daha da farklılaşıyor, hele bir de saçma açılarla saçma şeyler çekerseniz tadından yenmiyor, ne çektiğinize bakmayın bile ! Fotografların fotografçıların her birine hayranım ama bence "an"ı en iyi yansıtan olay budur, beğenimi cümlelere dökemeyeceğim daha fazla, kelimeler kifayetsiz, o derece.
Lomografinin en büyük kuralı kuralsız oluşu, ama 10 kurala göre tanımlanıyor yine de;


1. Kameranızı gittiğiniz her yere götürün. Nerede ne ile karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz.

2. Kameranızı günün her saati kullanın, gündüz ve gece. Çünkü her anın ayrı bir hissi var.

3. Kameranız hayatınızın akışını engellememeli; onun bir parçası olmalı. Tıpkı yemek, içmek, konuşmak, yürümek, düşünmek gibi…

4. Kameranızı farklı açılarda tutun. Deklanşöre basarken, ne çektiğinizi görmek zorunda değilsiniz.

5. Kameranız elinizdeyken, yakınlaşmaktan korkmayın. İçinizde fotoğraf çekme arzusu oluşturan nesne ya da kişiyi mümkün olduğunca yakın markaja alın.

6. Düşünmeyin! Kameranızı alın, dışarı çıkın ve önünüze geleni çekin.

7. Hızlı olun! Saniyenin onda biri bile önemli. Ayarlarla vakit kaybetmeyin.

8. Film üzerine ne kaydettiğinizi önceden bilmek zorunda değilsiniz. Rastlantılara izin verin. Hayatın keyfini çıkartmaya bakın.

9. Sonradan da… “Aaa! O ne? Bunu ne zaman çekmişim? Nerde çekmişim?” Beyninizi bu tür sorularla meşgul etmeyin.

10. Kuralları kafanıza takmayın. 10 Altın Kural’ı unutun. Canınız ne istiyorsa, onu yapın.


lomography.com sitesini didik didik edin lütfen; özellikle sarı vurgulu fotograflarda beni anın, kesin çok beğenmiş olacağım :)

Her birinin ayrı karakteri var:








*Önceki postlarda bahsettiğim SLR dileğimi analog makineye çeviriyorum sanırım? :)

11 Şubat 2011 Cuma

i'm lovin' it !

Çok fena bahar-yaz-deniz özleminde oldugum şu günlerde; bir süre daha bunları beklemem gerektiğinin bilincinde olarak, bekleme süresini keyifli hale getirmeyi kendime borç bildim tabi ki..

Bir fotograf makinesi bir mp3 çalar her şeyi çözebilir dedim mesela. Kısmen. En azından.
Üşenmedim, gittim aldım. Bu iki alet hayatımın vazgeçilmezi olsa da,birini bir süre önce Belgrat ormanlarında bi yerlerde kaybetmiş, birini de yine yakın zamanda bozuldu bu diyip beşiktastaki bir çöpkutusuna atmıştım, niyeyse.. Bunlara daha iyi bakıcam.:)

Bir sonraki aşamada evime süper bir müzik sistemi kurmak ve bir Nikon SLR sahibi olmak dileklerini koyabilirim önüme. Onlar için de biraz beklemem gerekecek.:)

Son zamanlarda en çok dinlediklerim;
Koop, the Do, ve Zaz.

Mp3 calarımı ilk olarak bunlarla doldurup foto makinemi de çantaya atıp nerelere kadar gidebiliyorsam gideceğim.

Çıkmadan bi kaç kadeh bir şey de alabilirim bünyeye, olmadı dönüşte de olur.

Keyiflenmeliyiz keyiflenmeliyiz... :)






easy


2 Şubat 2011 Çarşamba