Tutarsızlık Uyarısı

"Kısa" yazılar yazmak istediğimi söylemiş miydim?


18 Aralık 2011 Pazar

Bizim güzel hüznümüz

Geçen aşağıdaki "Fikrimin ince gülü" videosundaki Zeki Müren&Müzeyyen Senar'ın görüntülerine daldı gözüm sarkıyı dinlerken.
Tuhaf bi tebessüm konmuş yüzüme, şarkı bitince farkettim.
Ne güzelmiş o zamanlar tatavası yapmayacağım ama; bizim döneme göre en belirgin farklarından biri "hüzünlenebilmeleri" imiş bence.. Güzelce. hüzünlendikleri şey her ne ise, hakkını vere vere. Hüzne bile bir sevgi var, baş üstünde tutuyor.. Bunu yine aynı güzellikte ifade de edebilince, hissettiklerinden gurur duyabilen bir cesaretle, incelikle; daha da güzel yapmış onları bu.
İnsan gülümseyerek hüzünlenebilir mi?Evet! "Efkar" deniliyor hatta adına, turkce dısında tam da anlamını bulamayan bizim güzel hüznümüz..

Bizim nesil şarkıları daha cok "acımadı kii acımadı kiii" modunda ya da hüznünden intikam alma hissiyatında oldugu için; o nesilden bu nesile kaybolanları,değişenleri anca rakı sofralarında bu sarkıları tekrar dinlediğimizde görüp farkediyoruz, anca o zamanlar hüznümüze biraz sahip cıkabiliyoruz. en saf halimizi gösteriyor bazen bize rakı sofraları, en kaçtıklarımızı bazen hatta.
O sofradan kalkıp bi cluba-bara gidene kadar, bi kalabalıga girene kadar işte..

Daha az kendini gösteriyor olsa da, gercek olan o sofra oysa.

"Ah bu şarkıların gözü kör olsun".







17 Aralık 2011 Cumartesi

Throw It Away




Sözleri üzerine bi yazı da ben yazardım şimdi ama sarkı o kadar gevşetti ki beni klavyeye dokunasım bile kalmadı.
Hem yazabileceğim her şeyi özetlemiş zaten, uzatmasam da olur.
Hafifleyelim-hafifleyin-hafiflesinler diyorum sadece...


I think about the life I live
A figure made of clay
And think about the things I lost
The things I gave away

And when I'm in a certain mood
I search the house and look
One night I found these magic words
In a magic book

Throw it away
Throw it away
Give your love, live your life
Each and every day

And keep your hand wide open
Let the sun shine through
'Cause you can never lose a thing
If it belongs to you

There's a hand to rock the cradle
And a hand to help us stand
With a gentle kind of motion
As it moves across the land

And the hand's unclenched and open
Gifts of life and love it brings
So keep your hand wide open
If you're needing anything

Throw it away
Throw it away
Give your love, live your life
Each and every day

And keep your hand wide open
Let the sun shine through
'Cause you can never lose a thing
If it belongs to you

10 Aralık 2011 Cumartesi

Kapı eşiğinde korku

 7-8 yaşındayım. En fazla.  Evimiz çocuk bahcesi karsısında. Bir sürü arkadasım var, devamlı bir dısardayız, bir hepberaber evde..Kalabalıgız, değişik oyunlar yaratıp oynuyoruz hep..

Bizim eve, salona yeni bir takım alınmış; koltuklar, yemek masası...
Annem-babam bir akşam dışarı çıkıyorlar kısa süreliğine işleri var; o zaman kardeşim bile yok, yalnız kalıyorum o gece evde.  Çıkarken diyorlar ki, "Burcu, eve hiç bir arkadasın gelmesin, söz ver." Nedense cok vurguluyorlar, bir kaç kez..   "Tamam, çagırmıycam."


Kamerayı gören İstanbul cocukları coşkusu, şaşkınlığı/Ara Güler

Ben balkona cıkıyorum tek basıma evde sıkılıp, bizim mahalle arkadasları hep cocuk bahcesinde.. Konusmaya baslıyoruz ordan aşağıya dogru, ben diyorum "Bizim salona yeni takım alındııı cook güzeel" fln.. Tutturuyorlar gelelim de görelim.  Yok diyorum, olmaz.  Annemlerin onların gelmesini istemediğini de söylemiyorum ayıp olur diye, ama yok diyorum işte ısrar etmeyin, olmaz.  Ya diyorlar "Nolacak 2 dakika bak, söz veriyoruz bir görelim hemen cıkıcaz, ayakkabılarımızla giricez hatta cıkarmıycaz bile hemen koşarak görüp cıkıcaz." Ben de o kadar istiyorum ki aslında onlarla paylaşmayı, gözlerimi kapıyorum tamam diyorum.  Bak hemen girip cıkıcaksınız ama.. Annemler yeni gitti zaten, dönemezler daha.. 

Hemen 3.kata cıkıyor bizimkiler.  4-5 cocuk.  Ayakkabılarını cıkartıyorum tabi izin vermiyorum içerisini kirletmesinler diye.  Salona giriyorlar tam ben anlatmaya başlıyorum, "Şu yeni bu cok güzel şuna baksanızaaa" falan diye, acayip mutluyum; zil calıyor.  Annem-babam.

Kapın önündeki ayakkabıların görüntüsü hala aklımda.  O anki utanmışlıgım, yapmaman gereken seyi yapmışlık hissim, mideme saplanan igrenç pişmanlıgım.. Yemin ederim bugün gibi.

Bir hışım salona girip "Hemen cıkın" diyorum ne yaptıgımı farkedip, "Ben söz vermiştim sizi almayacaktım eve."  Ben kapı eşiğindeyken arkadaslarım cıkıyor, annem babam eve giriyor.. Ne arkadaslarıma ne anneme babama bakabiliyorum. O kadar kötü hissediyorum ki.. Her tarafa zararı dokunmuş, herkesin beklentisini yıkmış, herkesi üzmüş bir insanım o an..

Hemen odama gidiyorum, hiç biriyle konusmadan. Sinir bozucu bir sessizlik vardı zaten o kapı eşiğinde. Ne arkadaslar zorladıkları için kabul ettiğimi söyleyebilmiştim, ne zaten benim de cok istediğimi, hiç bi zararları olmayacaklarını vs..
Odama kapandım.  Suçluluk.
----
Bir kaç gece uykularımdan uyandım, sabahları bir agırlıkla uyandım, hatırlıyorum.  O gün biri bana "Yapmaman gerektigini biliyordun, yaptın.." diyerek yüzüme vuracak diye.  Yerin dibine girerdim heralde.  Annemlerle her türlü konuşmamızı heyecanlı heyecanlı geçiştirip başka konular acıp, o arkadaslarımdan da bi süre uzaklaşma yoluna gittim kendiliğinden.. Kötü davrandım biraz hatta, beni dolaylı olarak kötü duruma düşürdükleri için içten içe katılaştım onlara.  Temize cıkarmaya calıştım vicdanımı. 

Aradan bir süre geçti, annemler arkadaslarıyla konusuyorken muhabbet arasında dediler ki "Bu takımı aldıgımızda Burcunun arkadasları bile gelsin istemedik eve, dagıtmasınlar ortalıgı diye, ama o bile anlamış verdiğimiz önemi ki arkadasları ısrar edip geldiğinde bile bizim kadar dikkat etmiş hiç elletmemiş hiç biyere tertemiz duruyordu valla geldiğimzde..."

Önemli olan benim eve alıp almamam degilmiş meger.  Eve aldıktan sonra ne kadar dikkatli olup olmadıgımmış.  Ben sadece işin en düz mantık- en kabaca- en dıştan söylenen kısmına takılıp ona uymadgım için günlerce kendimi igrenç hissetmişim.  Oysa ki o arkadaslarım coktaaan ben odama kapandıktan sonra annemlerle konusmuş "Biz de 2dakika önce salonunuzu görmek için gelmiştik sadece" diye, annemler gayet sevimlilikle karsılamış onları uslu olup da hiç dagıtmadıkları için vs...

Bense o suclulukla kimseyle konusmak istemediğim, korktugum için olayın özünü anlamayıp, sormayıp, kendimce kurdugum hikaye içinde kendi kendimi yiyip bitirmişim.  Hiç geregi yokken. Aslında kimse bana kötü bir şey hissetmemişken.

O kapı eşiğinde biraz daha dursaymışım, utanıp kaçmadan, hikayeyi kendimce tamamlamadan, aslında hiç bir şeyin kurdugum kadar korkunc ilerlemeyeceğini görecektim sanırım. 

Bir şeyin korkusu, o şeyin olmasından çok daha beterdir ne de olsa. 
Korku, insanoğlunun hissettiği en korkunc hislerden biri hakkaten. 

Klişe bir hikaye biraz, Osho'nun "Korku" kitabının önsözünde bir hikaye yazar;
"Gece karanlıkta yürüyen bir adamın ayagı kayar ve taslı bir yoldan düşer, metrelerce aşağıya düşmekten korkar, çünkü yolun kenarının cok derin bir vadiye uzandıgını bliyordur.  Kenarda sarkan bir dala tutunur. gecenin karanlıgında gördüğü tek şey ayaklarının altındaki dipsiz ucurumdur, yardım ister, kimse duymaz, işkence.. her an gücünü kaybedip düşeceği korkusu.. biraz güç ile gün dogumuna kadar dala tutunur halde kalabilir ve güneş doğup da asagıya baktıgında ayaklarının altında sadece 15cm bir mesafe oldugunu görür düzlük ile.. "

Bunu okudugumda, yukarda anlattıgım anlarım gelmişti nasılsa aklıma, kaç sene öncesinden.. Ama hepimizin hayatından onlarca hikayeye baglanabiliyor sanırım buna benzerleri..

İnsan neden ve ne için korktugunu, yanlışın tam olarak ne oldugunu, istemediğinin tam olarak ne oldugunu ve olayın ne oldugunu iyice anlayabilmeli korkarken; ki boşuna kapanmasın odasına günlerce uykusu kaçmasın; zamanımız degerli, kötü geçmemeli boşa.

25 Kasım 2011 Cuma

Şimdi'nin hikayesi.

Hatırlıyorum, lisede "carpe diem" diye yazardık tahta sıraların üzerine. 16-17 yaş özgür genç tripleri.  Anı nasıl yaşamayı düşünüyordum o yaşta hakkaten hatırlamıyorum. Gece arkadaşlarımla "çarşıya" cıkarak mı, sene sonu etkinliklerinde sahneye cıkarak mı..

Ama şu an bildiğim bi'şey var, insanın bi cümleyi algılayışı bile an be an değişebiliyor.  Bir anda bambaşka bir anlam kazanabiliyor bir kelime. hele ki bu tip "klişemsi" şeyler. kullanıyorsun kullanıyorsun da, gün geliyor bir şey kafana düşüyor sanki, hah diyorsun, "Buymuş meger bu ! Senelerdir ben öylesine kullanıyormuşum bu cümleyi de hiç yaşamıyormuşum. "

"Şu an"ımda "anı yaşamak" neymiş gibi hissediyorum biliyor musunuz?

Mesela şu an yüzümü güldüren, vücuduma gülümsetecek bir heyecan yayan bir şey var ya, onu "ama kesin bu benim suratımın asılmasına sebep olur bi kaç ay sonra" diyerek yarıda kesesim yok ... "Aklım yok mu" diyorum, o suratımın asılacağı zaman olur da gelirse "onu aşamaz mıyım sanki" diyorum.. Aşarım nitekim.  Ne aşılmadı ki şimdiye kadar.. Ne yaptığımın farkında ve arkasında olacağım nasıl olsa, biliyorum.
Korkasım, kaçasım yok.  Ne var işte, istiyorum napayım, "içimde tutacak degilim" ruh hali.. Bir keyfini cıkara cıkara, bir değerini bile bile yaşayış.  Her ne ise.. O an nasıl isem..

Bi'şeyi idealize etmeye, ona anlam kazandırmaya calışmak büyük saçmalık. Yaşayacaklarından alıkoyan, hevesini kursagında bırakan bir bakış.  Nereye gidiyorsa gitsin işte, o an güzelse güzel, daha neyini düşünüyorsun.. hayatta hep kalıcı olabilen ne var ki.. bişeyler değişip duruyor, kalıcı olmasını en basta bekleyerek kısıtlamak yanlış bi kere.  kalıcılığı isteyerek başlarsın tabi ama bunu bekleyemezsin.  Sağlam adımlarla yavas yavas ilerlemek ayrı bişey, onu desteklerim; ama geri kaçmak , ya da durmak; ı ıh..  O an güzelse güzel işte..  O an o ışıltıyı katıyorsa gözlerine, kendini donuklaştırmak kadar kendine yazık ettiren, boşa harcatan başka bir hareket var mıdır?

Kaç şey var ki kendimizden korkabilecek kadar çok istediğimiz? 

Anı yaşamak, bu sorunun cevabını önemsemek işte.  Şu an.

Ben Anlarım



Bu şarkıyı, klibi cok cok sevdim nedense.
Nedense demeyeyim gerce, neden oldugunun farkındayım sanırım.

Çünkü en az konusarak oldugu kadar konusmadan da kurulan iletişime cok cok güvenip cok seviyorum. Anlatmadan bile anlayıp anlaşabilmeyi hani..
Duvarların sağlam sanarken içerdeki karmaşaların görülebilecek kadar algılanabilmesini, öz'e o degerin verilmesini hani..
Aklına biri girip değiştiğinde, senin o'ndan evvelki halinin de hissedilebilmesini ya da.
Yüzün gülücüklere büründüğünde bile birinin az evvel aglamış oldugunu farkedebilmesini de. Sana o degeri verip gözleyebilmesini yani.. Senin dısarıya gösterdiğinin ona yetmeyip göstermediklerini de merak eden birisinin oluşunu... O ilişkileri yani işte.

Her bişeyin sen oldugun için, o oldugu için süper oldugu, farklılıkların rahatsız etmek yerine keşfedilecek şeyler oldugu, beraberliğin birlik olduğu, yanyana olmanın yakınlık oldugu, bütünlük olduğu ilişkiler işte.. Yattıgında yalnız hissetmediğin, kendini tamamlanmış hissettiğin..
Sevmeyi, sevilmeyi, sevişmeyi en anlamlı-en kutsal-en mucizevi gördüğün, yaşadığın zamanlar ; dolu dolu "mutluyum" dediğin hani..

Şunun gibi yüzeysel değil, bunun kadar anlamsız degil bu kadar diye olumsuz tarafın örneklendirmesine hiç girmeyeceğim; bu şarkı beni,geçmişimi, şimdimi bana anlatıyor, hatırlatıyor sanki, resmen iyi geliyor, sözleri müziği kadar klibi bile hatta. Üzerine bir süre başka bir şey dinleyesim gelmiyor, diğerleri daha az içtenmiş gibi oluyor.

Bunu hergün kaç kez dinliyorum bilmiyorum, bu yüzden..

20 Kasım 2011 Pazar

Fill in the blanks

Bunun için yaşamıyor musun sen? İyi hissetmek için, heyecanlanabilmek için, canlılığını fark edebilmek için?

Varlığı ile büyük bir enerji, büyük bir istek gelmiyor mu üzerine? O ruhsuz halinden sıyrılıp hızlı atmıyor mu nabzın? Yaşantındaki diger seylerin sıradanlıgı içinde mucizevi gelmiyor mu bu canlanış? Çogu şeyi öylesine yaşayıp geçiyorken, bu kadar yüzeysel iken tüm duydukların-söylediklerin, olması gerektigi gibi gidiyorken, en kötüsü seni heyecanlandıran şeyler bile monotonlaşmışken artık, zor bulunan bir his degil mi bu içini ısıtan?
Kaybetme bunu. Ne yap ne et, ama kaybetme. Geçiştirme. Farkında ol ve keyfini çıkar. Hayatında bu yoksa, eksiksin aslında.

8 Kasım 2011 Salı

CittaSlow

Bu yazı ne zamandır merak edip incelemek istediğim bir kavram üzerine:
CittaSlow - Yavaş şehirler.

Hani özellikle de İstanbul'da yaşayan çoğumuzun devamlı "Kafa dinlemek için kaçmak istiyorum bir yerlere" serzenişlerindeki "bir yerler" var ya, onlar bu mekanlar işte.


Şuna benzetiyorum; bir insan vardır, her insan gibi kendine özel olan ama içinde bulundugu toplumun "idealize ettiği" kriterlerden farklı tarafları yüzünden, sırf cogunlugun begenisine uymadıgı için kendini daha cok "eksi"tarafta hisseden. Oysa ki o özelliklerin onu "farklı kılan"lar oldugunu farkedemeyen ya da geç farkeden..

Böyle durumlarda tam da o "çogunlugun negatif algıladıgı" özellikler başka bir bakış açısı tarafından öne cıkarılıp algı değiştirildiğinde, o farklı taraflar bir anda onun en özeli en güzeli olabilir ya hani, begenilmesini ve sevilmesini tam da bu saglayabilir ya..

Bu yavaş şehirler oluşumu da aynı buna benziyor işte.
Şehirlerin gelişmişlik, özgürlük, modernlik,zenginlik ölçüsünün ordaki gökdelenlerin, alışveriş merkezlerinin, büyük otel zincirlerinin sayısı ile orantılı tutuldugu günümüzde bunların hiç birini barındırmayan daha az nüfuslu, daha sakin, daha "az gelişmiş(!)" yerlerin de aslında kendilerine özel, gayet de tercih sebebi olabililip arzu edilebileceklerini gösteriyor, çok da güzel yapıyor.

CittaSlow ağına girebilmek için bazı kriterlere sahip olmak gerekiyor, her nüfusu az kasaba ya da her köy, hele ki bir şehir, istediğinde cittaslow adı alamıyor.  Başvuranın, Cittaslow Uluslararası Koordinasyon Komitesi tarafından kapsamlı bir incelemeden geçirilerek kabul olup olmayacağı kararı veriliyor.
Bu oluşumdaki bu mütevazi karakterin kozmopolit şehirlere ve standartlaşmaya baş kaldıran, hafiften kendini özel ve ulaşılmaz tutan tavrına özellikle ba-yı-lı-yo-rum!

"Ah anneannelerimizin döneminde hayat ne güzelmiş dünya daha temiz, yaşamak daha kolaymış, bak bizim dönem ne fena, ne tüketici tüh tüh" edebiyatı yapmıyorum; bizler ki hızlı yaşamayı, koşturmayı, "multi-task"bireyler olmayı gercekten seven insanlarız, bir cittaslow'a konsak 2-3 haftaya koşturmamıza geri kaçarız..
Ama; "standartlaşmaya hayır" işte; herkesin aynı şeyleri gözünde büyütmesine hayır;  insanların rahat edemeyeceği şeylere sırf "öyle begeniliyor" diye sahip olmaları gerektigini düşünmelerine hayır!
Bu isimde toplanan şehirlere kesinlikle McDonalds vb. fast food markaları giremiyor, 5yıldızlı koocaman tatil köyü inşaa edilemiyor; yok alışveriş merkeziymiş yok gürültülü gece kulüpleriymiş, süpermarketlermiş.. burada yok onlar. 
Var olan şartlara bakarsak; misafirperverlik şart, çevrecilik şart, dogal mutfağını koruması şart.

Sakin şehirlerin bende yarattıklarından, Uluslararası Yavaş Kentler Birliği (Cittaslow) detaylarına gelirsek ;
Cittaslow tanımı ilk olarak İtalya'da Toscana-Chianti için kullanılmış. 
Chianti

Cittaslow birliğine Türkiye'den ilk başvuran ve kabul olan belde ise İzmir'in Seferihisar beldesi. 

Seferihisar

Türkiye'de bunu Akyaka, Gökçeada, Yenipazar ve Taraklı izlemiş..
Türkiye'deki SakinŞehirlere buradan ulaşabilirsiniz.
cittaslow olabilmek için gerekli şartlar a ise buradan..
Bu da uluslararası web sitesi.

Bu arada, bu birliğin başlangıcı aslında "Slow Food" akımına dayanıyor, ki bu apayrı bir yazı konusu.  Tadını çıkara çıkara yaşamayı desteklediğinden, en az cittaslow kadar desteklenebilecek, degeri bilinecek, en az onun kadar üzerine yazılabilecek bir konu o da.

"Standartlaşmaya ve ruhsuzlaşmaya hayır." demiş miydim?

7 Kasım 2011 Pazartesi

Sevdiğim blog: Fortfolio

Bazı yazılar oluyor, başka biri nasıl düşündüklerimi bu kadar "düşündüğüm gibi" yazmış şaşırıyorum.
Devamlı takip ettiğim bloglardan biri fortfolio.
Resmen merak ediyorum güncellendiğini görünce. Hem çok begeniyorum, hem çok imreniyorum yazdıklarını okurken.
Yine günlük yazılarımdan çıkmış gibi hissettiğim bir yazısından alıntı yapıyorum :


"Sevmek daha iyidir, daha kesindir çünkü sevildiğinizden hiç bir zaman emin olamazsınız derler ya... Yalan o! Öyle bir olursunuz ki, öyle bir hissedersiniz ki onu.

Sırf midende kelebek uçurtan bir aşktan söz etmiyorum, heyecandır o. Önce yanıltır, sonra geçer.
Mutfakta beraber basit bir yemek yapmanın, en şık restaurant'ta yemek yemekten daha çok keyif verdiği bir sevgiden bahsediyorum.

Dostluğun seksle karıştığı bir sevgi.
Yalancıktan elele tutuşmak degil, laf olsun diye yanyana durmak değil, beraber hayal kurmak...
İhanetin özgürlük maskesi, sadakatin kölelik maskesi altına saklanmadığı bir şey bu.  "

30 Ekim 2011 Pazar

Kayıp Parçalar Sanatı

İnsanın hayran kalabileceği şeyler ile tanışması an meselesi. Tesadüfen bir anda bir şeye rastlıyorsun, hoop bir bakmışsın , "çook begeniyorum!" diyebileceğin bir şey daha eklenmiş dünyana.

"Bruno Catalano" diye biri varmış mesela.  Sanatla fizik birleşimi gibi yarattıkları.
Eserleri bizim dönem insanları gibi, bizler gibi, eksik bir sürü parçaları var; düşmemek için dogru yerden destek almak zorundalar. Ağırlıklarını doğru yere verip devamlı denge kurma çabasındalar. Ellerinde bir çanta ile devamlı bir yerlere koşturuyorlar, düşmedikleri sürece kayıp parçaların varlıgını görmezden gelmeye çalışarak. 
Evet, bu bir sanat. Eksiklerden etkilenmeden dengede kalmak gerçekten bir sanat.





"Hal"lere bakış.

Fotografçılık işinin detaylarını, tekniğini vs çok bilmem ama bazen bazı fotografları görünce, bu işi çok iyi ögrenmek, her türlü teknolojisi bilmek istiyorum.
Bunlar basit şeyler belki, herkesin yapabileceği şeyler tamam; ama güzel işte, bakış açısı, yalınlık, "mod".. güzel.


      

*Facebook'ta "Damian Hovhannisyan" albümünden kopyalanmıştır.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Dı şar da ha yat var.

                                  
"Durmak"kolay. Bir şey yapmamak, bir şey söylememek, atalete uyup eylemsizce durmak. Hayatını öylece geçirebilir bir insan. Kolayca. Yaşar gider, sorun olmaz.

Ya da, "bir şeyler yapabilir". Hareket edebilir, içindekileri anlatabilir, tutkuları olabilir ve onlar için heyecanlanabilir; yaşamaktan da öte, yaşadığını hissedebilir.

Örneğin yürürken ağaçtan yere düşüvermiş yaprakların nasıl da  mükemmel "denk gelerek" o kırmızı dudaklı suratı oluşturduguna tüm gün şaşırabilir, ahşap sandalyelerin renklerinin uyumuna tüm gün hayranlık duyabilir, bi havuzun içine serpilen çiçeklerin kokusu içinde "iyi ki..." ile başlayan bir sürü cümle kurabilir, "hissedebiliyorsa".
Uzun yıllar uzun yollar sonrası görüşülen arkadaşların yakınlığına, birinin mutluluguna gözleri dolabilir.


Tüm "iyi ki.."ler ufak tefek hamlelerin birleşiminden oluşuyor ne de olsa, son yaprak yere düşmeden, oluşacak şekli göremiyorsun; tablodaki çizgiler hep son dokunuşla birbirine baglanıp anlamlanıyor, önceki çizgilerin "iyi ki öyle olmuş"luğunu da ancak o zaman farkediyorsun.

"Bir şeyler yapmak"da bir o kadar kolay aslında; en az durmak kadar. Tercih.

2 Ekim 2011 Pazar

love the life you live, live the life you love.

Gidişatı "olabildiğince" keyifli hale getirmek gerektiği inancı dogrultusundaki bu haftaki etkinliklerim yaşam alanım üzerineydi. Minicik odamda yapılabileceklerin gayet sınırlı olmasının yanında, içindeki kitaplarımı dergilerimi toparlayacak bir kitaplık ve odayı güzelce sesle dolduracak bir hoparlör beni baya mutlu edecek şeyler heralde diye bi yere ulaştı "yüreginin götürdügü yer" dediğim sesler.

o zaman harekete geceyim dedim bari üzerime düşen şey olarak; olacak dedim oldu sonra.
"Küçüük şeyleer hepsi de küçücük şeyleer .."
Tüm bunları yaparken en çok şunu dinledim, sevdikçe dinledim dinledikçe sevdim:

23 Eylül 2011 Cuma

ana fikir

Hayat bazen kolay akar. Üstelik dudakların hafiften gülümser gözlerin ise ışıltılı bakar, - ki o gülümseyen ışıltı hem sana hem onu gören kişiye ferahlık verir, daha güzel olur dünya -  uçuvericek gibi hafif ve rahat hissedersin. ve bunun aslında ne kadar kolay oldugunu her farkettiğinde daha da ışıldar her şey.

Tek şartı vardır zannımca bunun; "içinde yük olmamalıdır". Bu kadar basittir.  Bişey saklamaya, bişeyi yalanlamaya, oldugundan farklı göstermeye çalıştıgın hiç birşey olmamalıdır işte. "vicdan" rahat olmalıdır. Olay sadece bundan ibarettir.

İçinde seni rahatsız eden hiç bir sen yoktur o zaman. En güçlüsü en zayıfı, en güzeli en çirkini.. Hepsini ayrı ayrı tanıyıp hepsini ayrı ayrı kabullenip bir bir hepsini tanıştırabilirsin "dışarı"ya.  En azından kaçmazsın.

Yüklerinden ne kadar arınırsan o kadar ışıldarsın. Bundandır ki nerde, kimle en "hafif" isen oraya uçuvermek istersin hemen, rüzgarlar oraya üfler seni, oraya konup dinlenirsin.

İnsan barışık olunca, hayat çok kolaydır. Geri kalan tüm dış etkenler teferruattır. 
Heer bir şeyden çıkardığım ana fikir budur..

18 Eylül 2011 Pazar

Peace & Love

Ne zamandır yazmak istediklerimi yazmış Tolga Akyıldız 46Magazine'de . Kendi düşündüklerimi kendim yazsam kendimi bu kadar iyi ifade edemeyebilirdim sanırım.

" Aşk kavgadır.Buna inandırdılar bizi.Hani sürekli didişmezsen,birbirinizi yemezsen;24 saat kendini tedirgin hissetmezsen onun adı aşk değildir.Aşk iktidar mücadelesidir.Köle ile efendinin;kimin efendi kimin köle olduğunun belirlenmesi için yapılan savaştır.Karşındaki zatın kendine göre olan güvenini elinden alıp onu bağımlı kılmak; kendini yetersiz hissetmesine ön ayak olmak ‘aşkmış’ gibidir.


Taraflarda hastalıklı bir hal…Böyle gözler kör olmuş…Bir yakıp yıkma,bir kırıp dökme hali…Sonra sevişmeyle biterse daha da aşk gibi…Öyle mi?

Birbirimizi kandırmayalım.Aşk,sıradan hayatının bir bombasıyla darmaduman olmasıdır.Hayatında özenle kurduğun ya da kuramadığın o düzenin yerini erkeğin ya da kadının almasıdır.Tüm önceliklerinin tek kişiyle endekslenmesi, ne zaman ne olucağını tahmin edememe halidir.Onu kaybetmekten deli gibi korkmaktır.Korkunca zaman zaman saldırgan,zaman zaman süt dökmüş kedi,zaman zaman pornocu,zaman zaman romantik çocuk olmak;zaman zaman da korkudan kendini bırakamamaktır aşk.Tedirgin olmayıp da napıcaksın?
Elindekini kaybetmemek için savaşmayıp,akabinde saçmalayıp nereye varacaksın?Aşkta tünelin ucu gözükmez.İçinde bir ışık vardır;yanar;yandıkça seni yakar.Öyle midir?


Aşkta eşit bir ilişki kurmak mümkün olabilir mi?Birlikte öylece durmak.İki kişi olmak mümkün müdür?Daha bebeklik yıllarından taşıdığın onca kompleksinden sıyrılmak;annenin babanın sırtına yüklediği doğruların yanlışların hamaliyesinden kurtulmak,eski sevgililerin yüreğe attığı çizikleri unutmak…Kendinden vazgeçmemek mümkün müdür?
Bile isteye tutsak olan birinin,huzur bulması;kendisiyle;efendisi ya da kölesiyle eşit ilişki kurması,’tek’ olması…Bunlar olabilir mi?

Aşk aslında barıştır. Bütün debelenmelerin, arayışların, kavgaların, tedirginliklerin, pornoların, güvensizliklerin, kararsızların, saldırganlıkların, romantik komedilerin, gözü dışarda olmaların , kendini matah bişey sanmaların, ruhunu azımsamaların, boşluğu doldurmak için kuru gürültü yapmaların,acılı suskunlukların, maçolukların , aşüfteliklerin, efendiliklerin ,köleliklerin sonudur aşk.  Aşk barışmaktır.


Bu dünyadaki varlığınla barışmaktır aşk.Yaşamak için bir sebep bulmaktır.O nedenle bir duygusal bir barıştır. Bir ateşkestir. Deniz misin liman mısın karar vermektir. Denizsen limanda durulmak, limansan o denize kollarını açmaktır.

Bir balık tutup sonra denize atmaktır. Bir çocuğu güldürmek, birini ölümden döndürmektir. Niye sevdiğini düşünmeye fırsat bulamadan habire sevmektir.

İçinde huzuru bulmak için kendinden kaçmana gerek yoktur. Barışmak için savaşmaya gerek yoktur. Bulman gereken eş, ikinci kişi değil parçan olacaktır. Eş deyince el ele yürüyen bir çift gelmesin aklınıza. Eştir çünkü aşk sizi birbirinize benzetir. Kendisiyle savaşır mı insan?

Peace&Love bir araya gelir mi; bu da son soru. Aşk Woodstock degildir.  Aşk, Woodstock'ta tam da gece yarısı sahneye çıkan Blood Sweat&Tears'ın "I love you baby more than you ever know"udur. 
Savaşma seviştir, ama aslında kendinle barıştır.  "
Tolga Akyıldız

17 Eylül 2011 Cumartesi

Yalnızlık Senfonisi

Yalnızlık isteğinde samimiyet degil, kaçış görüyorum sadece. Yalnızlık istiyorum diyen insanın, kendim dahil, bir tür kendini uyuşturup şartlara uyum saglamaya çabasını görüyorum, eldeki şartlarla nasıl daha iyi yaşanır'ı arayışını, eldeki şartların ise eskiden umdugu gibi asla o kadar da iyi olmayacağına inanışını. 
İnancını yitirmenin acısını, "artık acımasın" isteğini. Yeniden umutlanmaktan, inanmaktan kaçısını. "Güçsüz kalmak" korkusunu. Zayıf hallerini hatırlamanın paniğini.
Anlaşılmamak, anlaşamamak, paylaşamamanın ertesinde kendini yalnız hissedişinin senin üzerine yapıştırdığı zırhın altındaki korumasız tenini görmek,hele ki göstermek seni o kadar ürkütüyor ki, tenine yapıştırmışın artık zırhını, unutmak isteye isteye unutmuşun artık onun sonradan eklediğin yapay bişey oldugunu, kendi parçan sanıyorsun onu.
Degil oysa ki.
Aylarca o zırh ile konusursun, sonra o kadar ay yıl sonrası bir gün hatırlarsın varlığını, hatırlatır kendini. Ufacık bir ses, sahne, koku ile, sesin titrer.
Yüzlerce kişi karşısında o zırh ile durursun, sonra biri gelir içini görür senin, aslında zırhının ne kadar agır geldiğini, sen bunu farkettiğinde çıplak hisseder o insandan da kaçarsın; pat, hatırlanmaması gereken yeni bişey.

O kadar da kaçmayacaksın yani sen, kaçmamalısın, kendinden.  Zayıflıktan korkmamak lazım belki de en başında. 
Hem kalabalıklar içinde olup kendi yalnızlığımızı unutmak istiyoruz, hem de kalıcı var olabilecek insanlardan kaçıp yalnızlığımızı korumak. Kimi kandırıyoruz allah aşkına?

Engin Geçtan'ın tümm neslim insanlarına söyledikleri aşağıda; haklı, çok haklı.
"Kendimizi pazarlamak için, birilerinin azıcık bizimle ilgilenmesi için gösterdiğimiz bunca çaba, oluşturduğumuz bunca internet sitesi, bloglar, facebooklar, twitterlar... Uyanır uyanmaz düğmesine bastığımız bilgisayarlar, oyun konsolları, kahve makineleri.. Bunlar yalnızlığımıza çare olabilir mi?
Yoksa dizlerimizi titreten asıl soruyu sormaktan mı çekiniyoruz; " Biz yalnız olmak istediğimiz konusunda samimi miyiz? "

23 Ağustos 2011 Salı

bi daha mı gelecez dün-ya-ya

Budur. Hep hatırlanası.*elden geldiğince.

"Varlık yokluk derdini şu kafandan sil
Bırak densiz işleri de kendini bil
Gerin şöyle oh derin nefes al
Kaç nefes alacağın belli değil"
Ömer Hayyam.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Tıngır mıngır

''Yola çıkacak kişinin aşması gereken ilk ve en önemli engel, kendi yerleşikliğidir.''
Oruç Aruoba

Mutlak mutluluk diye bir şey yok,
Mutlak mutsuzluk diye bir şey de yok.
Mutlak dogrular da yok, genellemeler zaten külliyen yalan.
Acıdan ya da üzüntüden ölünmüyor. Şimdi birazdan yıgılacam şurda nefessiz kalıp diyorsun da, öldürmüyor süründürüyor şerefsiz.  Ama öldüremiyor işte, peh! Devam edip gidiyorsun, pat güzelleşiveriyor her şey bir den sonra, acı dediğin o kadar da bişey degil yani.
Mutluluktan arada uçabiliyorsun ama hakkaten, onu da yaşadım ordan biliyorum. Resmen havada olabiliyorsun. Düşene kadar tabi o da.
Her şey geçici. Her şey geçici. Her şey. Her şey "o an" ya da en fazla "o dönem" için.

Senden başka bir sürü güç var galba hayatta, giderek daha da inanmaya başlıyorum. Her şey o kadar da sana baglı degil yani aslında.  Kader midir, kısmet midir, ondan işte. Var öyle bir şey ve bazen elin kolun bağlı kalabiliyor. Teslim olacan arada. her şeyi de kontrol edemezsin ya.  Olayları kontrol kapasiten o an o kadarcık olabiliyor bazen. Ha daha iyisi olamaz mı, olabilir, ama o an olmuyor işte.  Ne kadar ugraşsan, ı ıh, yok.
Kaldır ellerini teslim ol o zaman, çırpınıp durma. Düş gerekirse, kalkarsın sonra ya nolcak..
Çok da tınn !

Yukardaki "Oruç Aruoba" alıntım da baya alakasız kaldı orda tek başına. Ona ithafen yazı yazayım diye başladım ama başka yere gitti yazı yapcak bişi yok. Al, değiştirmiyorum teslim oldum. :)
Oruç Aruoba'yı yeni yeni keşfediyorum ben, çok begendim, lafını geçirmeden edemiyciim, ondan.


29 Temmuz 2011 Cuma

İnsanca, pek insanca.

Ece Temelkuran'ın bendeki önemini hep anlatırım, taa orta okul zamanlarımda Milliyet'teki köşe yazılarını her gün okuduktan sonra her birine hayran kalıp, kesip özel bi poşet dosyada biriktirirdim ben diye. Okurdum sonra dönüp dönüp. Lisenin sonlarına dogru ilk bilgisayarımı alındıgında, ilk açtıgım klasörler bir günlük yazılarımı tutacagım klasör, bir de Ece Temelkuran'ın yazılarını saklayacagım klasördü misal. - Ha bir de müzik arşivim tabi.
O zamandan bozmuşum ben insan halleri üzerine zannımca. Yakaladığı kısacık bi bakış, duyduğu usulcacık bi sesle anında kafasında bi sürü paragraflar dönmeye başlayan hallerim o sıralarda gelişmiş olmalı.
Hayatımda en iyi odaklanabildiğim şey sanırım, insan.

Başka şeyler yazayım diyorum, yok, müzik de moda da siyaset de insan tasvirine bağlanıyor sonunda.
Başka fotograflar cekeyim diyorum, yok, hep portrelere kayıyor görmek istediğim, okuyabileceğim yüzlere.
Başka şeyler konuşayım diyorum, en içten konuşulmamışsa hiç, içler konulmamışsa bir kez bile ortaya, gözlerle dudaklarda uyumsuzluk varsa, yok,  her şey havada her cümle gereksiz o zaman bana, hikayeler kapatıyor kendi kendini.
Bi başka şeylere odaklan, her hali algılamak zorunda mısın diyorum, ı ıh, yüzler aklımda kalıyor, sonrasında yazıveriyorum hikayelerini, her şeyini biliyorum sanki sonra o yüzün. 
Üstelik düşünmüyorum bile bunlar gelişirken, kendiliğinden oluşuveriyor. Gözün görmesini, kulagın duymasını, tenin hissetmesini engelleyememen gibi bişey bu. Bi anda oluyor işte. Diyorum ya, o zamandan bozmuşum.

Neyse, Ece Temelkuran diyordum, son kitabı "İkinci Yarısı"nda eski yazılarını toplamış, bitmesin diye yavaş yavaş okudum ama nafile.
Tam Ece gibi yazılar aşağıdakiler de işte, şiddetle tavsiye.. :

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Şimdi ne yapsın?

Aslında kendi bile istemiyor böyle kapalı olsun, bu kadar vurdumduymaz olsun. Bu kadar çabuk vazgeçmek istemiyor aslında isteyebileceklerinden, bu kadar kolay geçiştirebilmek istemiyor.
Aslında o kadar açık ki paylaşmaya, hatta o kadar ihtiyacı var ki.
En kapalı tuttugu, en sakladıgı şey, kendi ; en hassas ve en açmak istediği aslında.
Ama kapatmış bir kere kocaman bir parçasını en ücra köşeye, inanışlarını, verdiği şansları, umduklarını, güvenebildiklerini. Bir sancı ertesi. Birkaç belki?

Şimdi ne yapsın ki, kendini bırakabileceği bir yer görür gibi oldugunda hatırlayamıyor elini kolunu nereye koyacak, ayagını nereye basacak.. Ayagı o kadar korkaklaşmış ki ilerlemeye, o kadar takati kalmamış ki, aslında en cok kendisi istiyor yürüyüp gidebilmeyi. Bir gidip sığınabilmeyi. Gidememek o kadar yormuş ki aslında, hep koruyucu kalkanlarıyla gezmek o kadar ışıga hasret bırakmış ki bedenini, üzerinde ne yük varsa onu geri iten-yere çeken atıvermeye o kadar muhtaç ki. Kendine bile çaktırmadan, yoruluyor. Yoruldugunu söyleyemeyecek kadar saklanmış kendi içerisine, görmüyor kendisini.

Sahi, nasıldı daha önce? Ellerini uzatabilir miydi örnegin uzaktaki bir şeye yetişebilmek için? Bi’şeyi kaybettiğinde onun için üzülebilir miydi, şöyle bir hakkını vererek? Uğraşmaya değer görebilir miydi, şöyle sabır edip?

Şimdi ne yapsın, hatırlamıyor ki, olduğu yerde dönüp duruyor, etrafından gelen geçenleri seyredip, her birine biraz ilişip kendi noktasına geri dönüyor, hızla dönüp ayrıntıları göremez hale gelip hep aynı yerde oldugunu fark edemez olmak istiyor, uyuşturuyor bedenini, zihnini. Birinin gelip durdurmasına o kadar ihtiyacı var ki, bir an bir durabilse söyleyecek. O an düşüverecek durduran kimse, onun üzerine, kim elini uzatıp sarsıp durdurduysa onu. Ne zaman başladım ben dönmeye diye soracak önce, sonra anlatmaya başlayacak yavaş yavaş yürürken..

12 Haziran 2011 Pazar

GüceTapan

Nasıl bir his biliyor musun? ilkokuldasındır ve sen oyununu güzel güzel oynarken sınıfın en kötü en yaramaz cocugu oyunda binbir türlü hile yapıp birilerini dövüp birilerinin birşeylerine zarar verip yeter ki kazanayım diye gözünü hırs bürür ve başarılı olunca sen de o insanın sırıtışlarından ve şovundan, durumdan igrenirsin ya.. Ya da türk filmlerinde igrenç bir adam güpgüzel bi kıza tecavüz eder de sarı dişleri ve terli vücuduyla zevk naraları atar da tiksinirsin ya..

Bu duygu onun gibi bir şey.

Şu zafer naraları vatana millete hayırlı olsun diye degil, kendilerinin gücünü arttırdıkları için. artık daha da acımasız daha da adaletsiz olabilecekleri için.  ülkeyi düşündükleri için degil, gücetaptıkları için.
hayatı boyunca kaybetmeye alışmış insanların kazanma hissini, gücü hissedebildikleri tek yer bu belki şimdi. kazanmak için her türlü şerefsizlik caiz, artık güç onlarda çünkü.  Kim karsı koyabilir ki artık onlara?! delikanlı bir liderleri var, asar keser..


Kendilerini güce en yakın hissediyorlar şimdi.  sevgi dürüstlük özgürlük aydınlık gücü degil,  içi küflenmiş çürümüş, insanlardan nefret eden, küçükken örümcek beyinliler dediğimiz insanların kendi gibi olmayanları ezmek istedikleri, kompleksli, kötülük yaptıkca intikam hazzı aldıkları korkutucu bir güç.
Ece temelkuranın da geçen bir programda söylediği gibi "ne zaman zalimin gücün yanına geçtikleri" belli olmayan büyük bir kitle var artık, artık kötülük kazanıyor işte, insanların içindeki zalimlik çıkıyor bu güç ile. ve buna özlem duyan o kadar büyük bir kitle var ki işte..
şimdi kutlamalar yapılıyor dısarıda, tabi ki kazandık tabi ki biz yendik diyorlar, en büyüğüz diyorlar, biz en büyük gücüz diyorlar, gözleri kör kulakları sagır tek odaklandıkları şey; güçlü hissetmek.
Zevk aldıkları şey ırzlarına geçiliyor oluşu, farkında degiller.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

bırak, hafifle.

bazen bi şeyi oracıkta o anda bırakıvermen, bırakabilmen gerekiyor. bir durum, bir hal, bir mekan, bir insan..
ve aynı kararı 10.ya aldığını farkediyorsun sonra. aynı şey için.

hangi ara niye-nasıl devam ettim bilmiyorum diyorsun, ve aslında aynı yola devam ediyorsun bunu cevaplayamadığın sürece, aynı hastalıklı döngüye.  "oluruna bırakmak"şapkası altında biraz da.
bırakmayı canın mı istemiyor, gücün mü yok, umudun mu var hala aynı şeyden,iraden mi yok...ne var ne yok karışıyor.  sular hep bulanık hep bulanık. hep az oksijene razı olup devam edip gidiyorsun bi şurasını da göreyim bir şu köşeyi de geçeyim bakalım temize çıkarız belki diye.
düzelmiyor işte , illa boğulmanın eşiğine mi gelmen gerekiyor farketmen için? yavaş yavaş farkettirmeden çürütüyor içini bu su, illa nefessiz kalman mı gerekiyor berrak sularda ne kadar rahat yüzdüğünü hatırlaman için?
kaç kurtul işte, dön arkanı git, tutan mı var? o bile yokken hele.. ne bekliyorsun hala? niye cevaplayamıyorsun ki? - o bile yokken!
bazen umut en büyük kötülük mü oluyor gercekten yoksa?

bi yerde durmak gerek değil mi sence de? "yaşadıklarından ögrenmek"diye bir şey mevcut ise, bir yerde durmak gerek.
önce bi otur da cevapla, kendi sorularını en azından, daha fazlasını degil.
bari kendi kendine açık ol, bari kendinin farkında ol, bari kendine söz geçir.

dinlemeye en tahammülsüz olduğun, anlamayı en istemediğin, söyleyeceklerinden en kaçtığın insan yine kendinsin bazen.  kontrol altına alabilmen en zor olan şey yine kendinsin. saçmalığa bak.

bir yerde durabilmek gerek.
çok zor değil.  ama otur da bir cevapla işte sormaktan kaçtıklarını, hatta üşendiklerini. bir otur da cevapla.

15 Mayıs 2011 Pazar

summer jam

Güneşlenesim geldi yine.
miskin miskin şöyle..
şezlong yanında dergiler gazeteler..
gölgede kolalar biralar..
yattıgın yerden mırıl mırıl ordan burdan konuşabileceğin arkadaşlar..
sonra bi anda denize doğru koşup suya atlamalar..

Ah bu hafta sonu hava yagmurlu olmasaydı... !

    



14 Mayıs 2011 Cumartesi

Eldekilerin değeri hatırlansın. :)





Tam da blogspot dün gece bir kaç yazımı silip beni sinirlendirmişken,
Tam da şu an kucağımdaki laptop bacaklarımı yakmışken, ve touchpad üzerinde gezinen parmaklarım elektriklenmişken..

Tekrarlıyorum: "simplify simplify simplify!"

Arada hakkaten sayfaların üzerinde dolanan ellerimin bileklerimin kursun kalem boyanmasını özlüyorum..

13 Mayıs 2011 Cuma

my women...

Kadın.
güzel. çekici. duygusal. eğlenceli. hassas. estetik. korumacı. etkileyici. arada korunmak da isteyen.arada karışık. arada hayat neşesi. arada alıngan.  ama güzel işte.. kalbi kocaman,içi rengarenk.
Kadınız.
seviyoruz. seviliyoruz. sevişiyoruz. arada ağlayıp zırlıyoruz. arada gülmekten konuşamıyoruz. arada kırılıp susuyoruz. arada belli etmiyoruz, arada alttan alıyoruz, arada bağırıyoruz. ama seviyoruz işte.. içten.
Kadın olmak.
güçlü.. bazen farkında olarak, bazen farkında değilmiş gibi yaparak. ama düşünerek, hissederek işte.. yoğun.


Bazı yerlerde ise... bazen ise.. bazıları için ise..
Kadın,
namus meselesi. bastırılmışlık kurbanı. komplekslerin öfkenin cezasını çeken. arada dövülen. arada "öldürülen". ayıp gibi işte..
Kadın olmak,
var olamamak.

Bu kadınlar mesela (bkz: bağlantı)..gerçek.  gazete haberleri. 3. sayfalardan belki.  ama gerçek.  öldürebilen insanlar var..

 "öldürülen"kadınlar var...

Sadece kadın oldukları için aslında..

Baglantıya tıkladığımda uff amma acıtasyon yapmışlar dedim önce.  sonra bunları yazdım..  kadınım işte. bir anda saçma bulup bir anda duygusallaşabiliyorum. evet evet aynen böyleyim, naaparsın.. !
ama şanslı olanlardanım. 
varım.

24 Nisan 2011 Pazar

Camın Arkası

Odaya girdiğimde yüksek tabureye oturmuş, pencereden dışarı bakıyordun. Bana arkan dönük. Oda karanlık.
Dışarısı da. Tepkisizdin, ellerin tüm vucudunun agırlıgını tasırcasına eğilmiş omuzlarından bacaklarının üzerine dogru amaçsızca salınmış.
Yalnız kalmaktı isteğin biliyorum. Kalabalığa nasıl uyum sağlayacağını düşünüyordun dısardaki hayata bakıp.

Dısarda, İstanbul vardı. İstanbul senin çelişkin gibi. Kocaman, karışık. Buradan saatlerce uzaktaki bir şehirden, buradaki insanların belki de yıllarca gerisindeki insanların arasından yeni gelmiştin ve kafandaki zamanları-mekanları birbirleriyle barışık tutmaya çalışıyordun. Parçalara ayrılıyordun, bazılarının üstüne basıp ezip geçmek istiyordun, ilerlemek; bazılarını ise en değerlin olarak koynunda saklamak.
Korudugun parçalar en sadık yarin oluyordu hep çünkü, yeniler seni kovduğunda sığınabileceğin.

Odanın ışığını yaktım. İrkilip kalktın oturdugun yerden, gözlerime bakamadan başını eğip geçtin yanımdan. Dokunmak istedim sana, birilerinin “seni” fark edebildiğini hisset dokunuşumda diye.
Geçişini seyrettim sadece…

Ben kendi işlerimle uğraşır gözüktüm sana, sana bakmadı bile yüzüm. Gözyaşlarını saklamaktı isteğin diye. Görmedim de.
Oysa ki varlığın bile yeterli içine akan yaşları görmeme. Sızlayan parçalarını hissetmeme.

İçlerini bir zamanlar aynı yaşlarla ıslatmış olanlar, tanırlar birbirlerini her zaman. Islaklık kurusa da zamanla, nemin kokusu kalır üzerlerinde. Benzerleriyle karşılaştığında duyarlar ekşiliğini hemen.

Aradan dört-beş gün geçti, fazla değil. Sabahtı.Gülüyordun. Tüm neşenle "günaydın!" dedin, aynı şekilde karşılık verdim.

Her şeyi sil baştan kurmak için bugünü seçmiştin, belli. Dışarıya çıkacaktın pencereden bakmak yerine.

Gercekten dışına çıkacaktın. Bambaşka bi insan olup da hani… Aynen bunları tekrar ettin sonra bana. "Bugünden itibaren değiştireceğim her şeyi." Buruk bir gülümsemeyle senin mutluluğuna eşlik etmeye calıştım, bu aşırı neşenin kısa sürede söneceğini bildiğimi hissettirmeden.

Ah miniğim, daha kaç kez seyredeceksin o karanlığı bir bilsen. Bir bilsen, her şeyini değiştirmeye çalışmaktan vazgeçtiğin anda başlayabiliyorsun sadece yeniden.

Daha çok zaman bakacaksın o pencereden, dışarısını bile göremeyeceksin bazen cama yansıyan görüntünü görmekten. Elinle kırmak isteyeceksin camı, yok, her yanını kana bulamaktan korkup onu da yapamayacaksın.

Ama cam giderek incelecek miniğim, güven bana. Kendin bile farkedemeyeceksin hangi tarafta olduğunu bazen.  Hep bir o tarafta bir diğer tarafta olacaksın.  Uyuyup uyandığında bambaşka biri olmak beklentisi bir zalimlik kendi kendine yaptığın. Bugünden itibaren değiştiremeyeceksin hiç bir şeyi.

Bunu kabulleneceksin. Hayatını, kendini..  Olağan sırasıyla. Hayatın önüne sunduğunca.
Değişemeyeceksin, gelişeceksin.

2006?2007?

13 Nisan 2011 Çarşamba

Arada da böyle.

Dünyanın en yüzeysel adamı olmaya oynuyoruz hepimiz bişey düşünmemek, hissetmemek için.

Korkaklığımızdan. Sırf, kaçışımızdan.

Mutsuz olma ihtimali azalsın diye kendini hissizleştirirsen, mutlu da olamıyorsun oysa. 
Gerçek birşeylerle yüzleşmeye ihtiyaç var. Bazen bişeyleri geçiştirmek çözüm olmuyor, sahte bir uyuşukluk veriyor sadece, ki son derece yapay aslında.
Uyumlu olmak çok yorucu, bir o kadar da tüketici.  Kolaylaştıracağını sanıp öyle alışagelmişsin ama daha zorlaştırdığını ve sahteleştirdiğini farkettiğinde, kendini ne kadar geri plana aldıgını farkettiğinde aptal gibi hissediyorsun. Ne için ugrasıyorum ki diye.

Devamlı kendi kendine "bu kadar deger vermeyeceksin aslında" diye söyleyip söyleyip yine seni en mutlu edenin “deger vermek” oldugunu anladığındaki iğrenç çıkmaz, durup durup aynı yere getiriyor. 

Yaa işte sevgili blog, her zaman barış sevgi kardeşlik keyif falan tabi ki de, arada "paylaştıgını" sanıp mutlu oldugunda aslında sadece kendikendine "yaşasın samimiyet- içtenlik" diye takıldıgını farkedince çok sert çarpıyor yüzüne.

Ve o yüzden de paylaşabildiğinde, inanılmaz bir mutluluk, en degeri bilinesi en kıymetli.

12 Nisan 2011 Salı

iç.

İki sene önce yazmışım bunu ama durup durup kendini hatırlatıyor nasılsa. 
Günlükvari yazılarımı bloğa koymak adetim yok, ama bunu bi kaç yere yaymışlığım vardı zaten ki şu an bişeyler yazmaya kalksam tamamen aynı şeylerden bahsedecem zaten.


"Eğlenmekten sıkıldım galba. O kadar çabuk gelip geçiyor ki her şey.. Hızdan sıkıldım. Ait hissetmemekten, hatta ait olmak istememekten sıkıldım.

Devamlı kendimi korumak zorunda olmaktan, her şeye hazır halde durmak zorunda olmaktan, hep birilerinin gidebileceğini, geçiciliğini normalmiş gibi algılamaya çalışmaktan, hiçbir yaşadığımı ciddiye almamam gerektiğini düşünmekten, çok da iyi olmamak gerektiğini söyleyen olaylardan, düşünmemeye çalışmaktan, iz bırakmayanlardan, iz bırakmamaktan, hiç güvende hissedememekten, hissizliğin sorumluluktan kaçışların trend olmasından, çok şey olup hiç bişeymiş gibi davranmaktan, artık bunların hangisi gerçek hangisi acı hangisi önemsiz kendim bile karıştırıyor olmaktan, bireysellikten bencillikten, sadece daha çok “eğlenmeye” odaklanmış ama mutsuzluklarının farkında olmayan, sorgulamayan, sorgulamak anlamak düşünmek istemeyen insanlardan...sadece kendi varlığını kendine-cevresine ispat yarışında olan, paylaşamayan, kendinin farkında bile olmayanlardan..
Eksik hissetmekten.
Bulamamaktan.
Aramak bile istememekten.
Bulduklarımın bana yetememesinden.
Duramamaktan.
Bir şey yapamamaktan.

Kendimden bile.

Sıkıldım.

İçim daralıyor, ağlayamıyorum bile.
Ağlamak değer mi değmez mi karar veremediğimden.
Ne kadar gerçekten üzülüyorum ne kadar neyi gercekten istiyorum anlayamadığımdan.

Kendikendime bile yalnız kalamıyorum artık sanki, dış dünyaya ne kadar koruma kalkanları taktıysam kendi kendimleyken bile kullanıyorum farkında olmadan. Başkalarının bir şekilde öğrettiği katılık, hissizlik içime işlemiş artık sanki de kendim derinlerde ne hissediyorum ne yapmak isterdim neye nasıl tepki verirdim onu bile bilmiyorum.

Mutsuz degilim, yine degilim.
Ben de tam da o sıkıldıgım insanlardanım coğu zaman nasılsa. Bende de her şey gelip geçiyor nasılsa.
Umudum yok diyecem, var. Her şeyi bıraktım saldım diyecem, çok geçici. Ama kırgınım. Kelime bu tam olarak.
Yoruldum galba. "

1 Nisan 2011 Cuma

Tasarımalaturka

Bu tasarımlar güzelmiş.
Hele ki bir rakı sofrası servisi var ki, alt posttaki sofra için ondan bulup alıcam, "yetişş!" diyerekten.

Tam olarak şunlar:
Tasarım alaturka

30 Mart 2011 Çarşamba

Kelimeler kifayetsiz


Ayva çiçek açmış

Dışarı çıktım, üzerimde üst üste t-shirt, hırka,mont ...
Aslında "Çantama güneş gözlüğü de koysam mı?" düşüncesini bile sevmiştim hazırlanırken.
Ardından yürümeye başlayınca baktım mont fazla geliyor, çıkardım.
Hırkamın fermuarını da indirdim 5 dakika sonra.
Her daim hafiflik yanlısı ben, bir tuhaf hisettim, aylardır özlediğim bir şeye kavuşuyor gibi.  Sevdiğimi hatırladım.
Gidiş-geliş caddelerin ortasındaki çimlik alanın üzerinde belediye işçileri vardı, onlar da çıkarmışlar kalın yeleklerini, asmışlar ağacın tekine, gömlekleriyle çalışıyorlar, çiçek ekiyorlar toprağa.

Bahar geliyor galba.

Beni bu güzel havalar mahveder, şimdiden söyleyeyim.

29 Mart 2011 Salı

İnce çizgi

Cem Mumcu'nun kitaplarından, twitterından cümlelerini alıp afiş yapıp sokaktaki elektrik direklerine asıcam.
İnsan gözlemi, vurucu benzetmeler vs.. Takipte olmak lazım.

"Arzu etmeyi birakip arzu edilmeyi arzu etmek dehsetli bir mutsuzluk ve agresyon nedeni olabiliyor."
Cem Mumcu

25 Mart 2011 Cuma

Büyük Ev Ablukada

Seneler öncesinde başka bir bloğum varkene, Turgut Uyar'ın "Göğe Bakma Durağı"nı yazmıştım oraya. demiştim ki, "Nedense bir türlü şiir sevemeyen bünyeme şiir okutabilen nadir insanlardan Turgut Uyar. Ağdalı duygusallığı yok, cıvık cıvık romantikliği yok, öldüm bittim damarı yok; yoğunluğunu çok sade anlatıyor."

Seneler sonra okuduğum anda çok benlik dediğim başka bir şiirin yine onun olduğunu görmek hey gidi dedirtti.

Büyük Ev Ablukada
....


göğe baktım yerli yerinde
haydutlar dalavereciler yerli yerinde
vurguncular hayınlar vurdumduymazlar öyle
iyi dedim içim rahatladı
düzen bozulmamış dedim sevindim
tenhaca bir bölgelerinden şehre girdim
(ben herkese varım
başka türlü olmuyor inanmayın)
bakın bu şehri ben kurdum ben büyüttüm ama sevemedim
(ekmek vardı tereyağı vardı söylemiştim önemlidir
utanılacak bir şey yoktu kime anlatmalıyım)


ben sevemezsem sevmek kimselerin elinden gelemez
bizi tutkulara çağırdı otobüse sosise buzdolabına
telefona sinemalara radyolara bir sürü kancık sevdalara
sürü sürü mutsuz alışkanlıklara
yalana dolana itliklere keten elbiselere
(sonra karısı öldü o çocuğun
yalnızdı güçsüzdü herkesler gibiydi
kirlendi kötülendi sarhoşladı pis karılara dadandı
anladık onu ölenden başkası kurtaramaz
ölen de kurtarmamıştı)


bak ben seni nerenden kurtaracağım şaşacaksın
şimdi bu taşları biz çektik değil mi ocaklardan
bu asfaltı biz döktük biz onardık değil mi
bu yapıları oniki kat yapmak bizim aklımızdı
biz kurduk istersek umursamayız ya
(abluka burada başlıyordu çünkü)

ekmek yiyelim tereyağı yiyelim çocuk büyütelim
sen beraber yatacağımız yatakları hazırla
sen bir onu yap yeter bak göreceksin.

22 Mart 2011 Salı

meaningful

Her biri için bir sürü şey yazardım ama üşendim şimdi.  
Güzel reklamlarmış, eğiliyorum saygıyla.



21 Mart 2011 Pazartesi

Reklamdır.

Hasta hasta odanızda geçireceğiniz bir gün olursa bunu dinleyebilirsiniz siz de, öyle yaptım haftasonu, iyi geldi valla.
Saglamken daha da hoş olabilir hem.
Baya beğeniyorum kendisini. Ben bişeyler okurken yazarken odamı düzenlerken telefonla konusurken vs odada çalsın dursun ...

radyo babylon


Babylon'un değerini de istanbul dışına çıktıktan sonra anlamam hoş oldu.  Dönünce yapılacak asmalı turlarının hayalleri şimdiden kurulabilir.

20 Mart 2011 Pazar

Human Nature

"The most attractive are not those who allow us to kiss them at once (we soon feel ungrateful) or those who never allow us to kiss them (we soon forget them), but those who coyly lead us between the two extremes."




  Alain De Botton

simplify !

"Our life is frittered away by detail.
Simplify, simplify, simplify !"

Bazen ne saçma şeylerin kafamda döndüğünü anlatamam.  en azından artık saçma olduğunu farkedip sıyrılabiliyorum.  Evet evet, yapabiliyorum.

Hayat zor bişey değil, zorlaştığında da: derin nefes. 
İnsan, doğasında zamana gereksinim duyan bir varlık sadece, tanımak için, anlamak için, sevmek için vs..  Acele yapılan iş, acele verilen tepki, acele konulan yargılar falan, ı ıh, bi cacık olmaz. Anlık heyecan istersek o başka,o zaman da ne istediğinin farkında olacan, sonra her seferinde olayların başladığı hızda b.ka sarmasına şaşırmayacan. Her şarta uyum sağlayacak kadar da mükemmeliz gerçe, onu da hallederiz. :)

Azcık dışardan seyredeceksin işte. Ööyle panikler ölürüm biterimler yok, olmazsa olmazlar ise hiç yok.

Soguk kanlılık herşeydir ey blog. Herşey kendi yolunu çiziyor, olması için gerekli şartlara ulaşınca da oluyor.
O kadar basit.
Demek ki napıyormuşsun? Sen yaşamana bakıyorsun, aman aman kafanda döndürüp hikayeler yaratmıyorsun minik detaycıklarla,  kendiliğinden ilerliyor her şey zaten.

iki ara bir dere


rapsodistanbul.tumblr'dan alıntıdır, seviyorum o bloğu.

28 Şubat 2011 Pazartesi

Ege.

Saat akşam 5-6 civarı. Güneş hafiften kızgınlığını yitirmiş, sen gözlerini kısarak gökyüzüne bakıp, güneş yağı kokan, üzerine kumlar yapışmış vücudunu yavaş yavaş hasır şemsiyenin altından çıkarmaya başlıyorsun...Saçlarının rengi hafiften açılmış güneşten, tuz taneleri azcık sertleştirmiş tellerini ama olsun, burnunun üstü de pembeleşmiş, bol bol krem sürüyorsun yine soyulmasın diye.

Hemen sezlongların ardında bir kaç ahşap masa var, dalga sesini duyabileceğin kadar açmış müziğin sesini, kendi halinde bir yer. 4-5 zeytinyağlı meze, bir de alkollülerden bira satıyor sadece. İstersen rakı da buluyor ama bir yerlerden.. Deniz börülcesi de var evet evet. Kalamar+karides de olmalı.

Ayaklarını şezlongdan indirip dogrulup etrafına bakınıyorsun biraz, kalabalık dağılmış biraz, sezlongun üstüne koyduğun havlu ıslanmış deniz sonrası senden, kurusun diye asıyorsun kenarına .. Bikininin üstüne şile bezi elbiseni geçiriveriyorsun, hafifçecik.. Sandaletlerini bile giymeden yalınayak sıcak kuma bata çıka yürüyorsun ahşap masaların olduğu yere.  Deniz az dalgalı, üç tarafı ise dağlarla cevrilmiş, yemyeşil; bir koydasın, evet.  Karşında yunan adaları.  Radyonun kayıtlı frekanslarında alışkın olduğun melodiler degil, yunan kanalları çıkıyor.

Önce o ahşap masalarda biraz atıştırıyorsun, sonra biranı patatesini alıp sezlonguna geliyorsun yine, her şey yavaş, her şey hafif.

Derin bir nefes alıp kokluyorsun, iyot - kekik...

Ege'yi özledim.

27 Şubat 2011 Pazar

İstisnalar kaideyi bozar mı?

Her insanı biir sürü koşulda oldugu gibi kabullenmek hatta sevebilmek durumunda oldukça iddialı oldugumu düşünüyorum ama...

Biri konuşmaya başladığında kendini gösterme ve begendirme çabası konuşma içeriğinin önüne geçtiği durumlarda o insandan tiksinmeme engel olamıyorum. Baya baya midem bulanıyor, konuşmadan bile kopuyorum hatta. 

Bazıları sadece çok konuşunca kendilerini güçlü hissedebiliyor, saçmalık ya da sığlık kavramları algıları dahilinde degil.  İddialı olmaya çalışanları ise en gereksiz insan tipi.
Ama tamam, sakin, onların da bu yaşlarına kadar yaşadıklarını onlara bu kadar görüşe izin verebilmiş, insani bi durum yani, diiğğ mii?? Yine de allah zihin açıklığı versin.
Amin.

Sevgili Epikletos ne güzel söylemiş hem;
"Bir insanın bildiğini zannettiği bir şeyi öğrenmesi imkansızdır"
Eferin vallaha hislerime tam tercüman olmuş,  zira bu gerçek şu konumda yaramı hafifletmek yerine depreştirdi sanırım.

Amaan. Herkes kendi yoluna kardeş hadi hadi.

20 Şubat 2011 Pazar

Kürk Mantolu Madonna


"...bütün çekingenliklerim yok olmuştu. bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek, bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf taraflarımla, en küçük bir noktayı bile saklamadan, çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyordum. ona söyleyecek ne çok şeylerim vardı… bunların, bütün ömrümce konuşsam bitmeyeceğini sanıyordum. çünkü bütün ömrümce susmuş, zihnimden gecen her şey için: “adam sen de, söyleyip de ne olacak sanki?” demiştim. eskiden her insan hakkında, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: “bu beni anlamaz!” demişsem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak: “işte bu beni anlar” diyordum..."

"...muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ancak birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gidecekti. bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. o zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, herşeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu"


"..insanlar birbirlerini ne kadar iyi anliyorlardi... bir de ben bu halimle
kalkip başka bir insanin kafasinin icini tahlil etmek, onun duz veya karişik ruhunu gormek istiyordum. dunyanin en basit, en zavalli, hatta en ahmak adami bile, insani hayretten hayrete duşurecek ne muthiş ve karişik bir ruha maliktir!.. nicin bunu anlamaktan bu kadar kaciyor ve insan dedikleri mahluku anlaşilmasi ve hakkinda hukum verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? nicin ilk defa gordugumuz bir peynirin evsafi hakkinda soz soylemekten kacindigimiz halde ilk rast geldigimiz insan hakkinda son kararimizi verip gonul rahatiyla öteye geciveriyoruz?"


"bir şey noksandı, fakat bu neydi? evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu farkederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm."

Plural

Fotografların çoğu Andy Warhol'un Still Life polaroidlerinden. Votka bardakları fotografını nerden buldugumu hatırlamıyorum ama kendi evimden bile bir görüntü olabilir düşüncesindeyim. 
Fotograflarıdaki çoğulluk hoşuma gittiğine göre yalnızlıktan sıkılmış olabilir miyim peki biraz?? Evet olabilirim.
Bir muz ya da bir yumurta bile tek başına bir anlam ifade etmezdi şu an benim için.

Yazı karakterimin bu kadar küçülmesine ne demeli peki? ya kocaman ya minicik harflerle ugrasıyorum, blogumun kontrolü benden çıktı ey blogspot duy sesimi.






19 Şubat 2011 Cumartesi

Yol

Başladım.-

Ne de açık değil mi önümüzdeki? Yürü hadi sen de. Yolumuz diyorum. Baksana bir önüne. Upuzun.
Ha evet haklısın orda bir ayrım var, ikiye ayrılmış yol. Hangisinden gideceğini nereden bileceksin canım şimdiden? Bir gelelim bakalım oraya… Sen bir önüne bak diyorum şimdi. Sonu yokmuş gibi. İyi tamam bir de karaltı gözüküyor ilerde, çukur olsa gerek, bilmem. E daha var oraya işte! Bir başla yürümeye. Önce çukura git haydi, geçmeyi o zaman düşünürsün. Evet evet başladın işte. Korkak basıyorsun ama zeminin yumuşaklığına batmamayı, taşlıklarına çarpmamayı öğrenir birazdan ayakların kendiliğinden, senin yapman gereken sadece onlara izin vermek. Düşündükçe, yapabileceklerini engeller bazen insanlar. Bak, ne kadar açık önündeki. Çok düşünmekle hiç düşünmemek arasındaki farkı bile anlamıyor bazen insan. Atlasana haydi! Seni bekliyorum, büyük değil o kadar bu çukur. Haydi yola devam.
Fark diyordum. Fazla düşününce fazla düşünmemen gerektiğini anlıyorsun bazen çünkü. Çünkü sen düşündükçe korkuyorsun. Korktukça daha iyi düşündüğünü düşünüyorsun, olabilecekleri önceden gördüğünü. Kendini düşünerek kandıran, kendi koyduğu sınırlar kadar düşündüğü için düşlerinden korkan bir tek sen değilsin elbet. Bak ne kadar az insan kaldık yolda. Arkana baksana! Koca bir insan sürüsü… Dönmüşler geri, geldikleri yoldan aynen geri gidiyorlar. Sil baştan… Ne bileyim hangisini seçeceğini ben!?


Tek başıma yola devam. - Daha çok var, görünmüyor bile önüm. Uzadıkça uzuyor yol. Hızımı iyi ayarlamalıyım sadece. Olmadık bir yerde yorulup geri dönmemek için, ilersinin gözümü korkutmaması için. Yön kadar hız da önemliymiş meğer, geçen yolda karşılaştığım biriyle fark ettik onu da. Ya yordu bizi olmadık yerde, ya da nerden geçtiğimizi bile göremedik. Neyse işte ama sevmedik, bir daha oraları görmek istemeyiz sanırım. Hız, bıktırıyor insanı.

Ne uzun yollar bırakıldı geride, nerelere gelindi. - Kaç dönüş gerekmiş meğer, tekrar ileri gidebilmek için. Kaç çukura batmak gerekmiş sonra daha yükseğe atlayabilmek için. Ne zaman ki hareket etmem gerektiğini düşünürüm, artık hiçbir bekleyiş rahat bırakmaz beni. Hiçbir şey sabitleyemez olduğum yere. Bir yerde “olmak” isterim sonunda. Beklemek ya da durmuş olmak değil. Ait olabileceğim, beni olduğum gibi bırakabilip yanında, içinde barındırabileceğini düşündüğüm herhangi bir yerde, herhangi bir kişide “olmak”. Tüm gidişler, dönüşler bir adım ileri iki adım geriler hep de bu yüzdendir zaten. Olabilmek için. Olduğunu hissedebilmek için. Bir şeyde de tutunmak istiyor insan artık, ardına bakmayacak ve önündekilerden korkmayacak kadar yoluna güvenebilmek.


Görebildiğin kadarını görmek gerek. - Bu kadar düşe kalka yürüyorken, bu kadar çalı çırpı takılıp duruyorken elime koluma, kabuk bağlamış, açılmış çeşit çeşit yara bere taşıyorken bedenimde niye hala yürüyüp duruyorum, onu düşündüm de geçen…  Sonunda ait olacağım yerin tam da istediğim yer olması için her yeri her şekli görmeye çalışıyorum herhalde. Bu kadar gidişin tek amacı bir yerde kalmak istemek. Hiç olmazsa, kalmak isteyecek kadar sevebilmek, oraya sevgine güvenebilmek.


Yol çok hareketli, çok engebeli, çok eğlenceli, çok düşündürücü, çok öğretici, çok güzel. Yolda her şey mümkün, yol daha çook uzun..


2007? 2008?


15 Şubat 2011 Salı

Yaşasın lomografi kuralları !


Kadraj diyafram iso vs boşverin, bu makinelerin ayarları kendiliğinden bozuk zaten, acayip titreşimlerle görüntüyü kaydırarak, rengini bozarak çekiyor; içine de bayat film koyun hatta daha da farklılaşıyor, hele bir de saçma açılarla saçma şeyler çekerseniz tadından yenmiyor, ne çektiğinize bakmayın bile ! Fotografların fotografçıların her birine hayranım ama bence "an"ı en iyi yansıtan olay budur, beğenimi cümlelere dökemeyeceğim daha fazla, kelimeler kifayetsiz, o derece.
Lomografinin en büyük kuralı kuralsız oluşu, ama 10 kurala göre tanımlanıyor yine de;


1. Kameranızı gittiğiniz her yere götürün. Nerede ne ile karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz.

2. Kameranızı günün her saati kullanın, gündüz ve gece. Çünkü her anın ayrı bir hissi var.

3. Kameranız hayatınızın akışını engellememeli; onun bir parçası olmalı. Tıpkı yemek, içmek, konuşmak, yürümek, düşünmek gibi…

4. Kameranızı farklı açılarda tutun. Deklanşöre basarken, ne çektiğinizi görmek zorunda değilsiniz.

5. Kameranız elinizdeyken, yakınlaşmaktan korkmayın. İçinizde fotoğraf çekme arzusu oluşturan nesne ya da kişiyi mümkün olduğunca yakın markaja alın.

6. Düşünmeyin! Kameranızı alın, dışarı çıkın ve önünüze geleni çekin.

7. Hızlı olun! Saniyenin onda biri bile önemli. Ayarlarla vakit kaybetmeyin.

8. Film üzerine ne kaydettiğinizi önceden bilmek zorunda değilsiniz. Rastlantılara izin verin. Hayatın keyfini çıkartmaya bakın.

9. Sonradan da… “Aaa! O ne? Bunu ne zaman çekmişim? Nerde çekmişim?” Beyninizi bu tür sorularla meşgul etmeyin.

10. Kuralları kafanıza takmayın. 10 Altın Kural’ı unutun. Canınız ne istiyorsa, onu yapın.


lomography.com sitesini didik didik edin lütfen; özellikle sarı vurgulu fotograflarda beni anın, kesin çok beğenmiş olacağım :)

Her birinin ayrı karakteri var:








*Önceki postlarda bahsettiğim SLR dileğimi analog makineye çeviriyorum sanırım? :)